Ekolojik Düşünce ve Kompleks Yönetim Anlayışı

Fatma ÇINAR   @fatma_cinar_ftm

Kutlu MERİH      @CORTEXIEN

@fractalorg

Çağımızın rekabetçi ortamında ayakta kalabilmek için çabalayan işletmelerin en önemli sorunların biri de değişen çevre şartlarına hızlı bir şekilde uyum sağlayabilmektir. Bu çevre şartlarının yarattığı fırsatların işletmelerin organizasyon yapısına da en kısa zamanda ve etkin bir biçimde uyarlanması gerekmektedir. Dolayısıyla yukarıda ayrı ayrı başlıklar altında incelediğimiz yönetim teorilerinden komplekslı/komplekslik hakkında bilgi sahibi olan ve bunları kendi işletmelerine uygulayarak küreselleşme ile değişen çevre koşullarına ayak uydurabilen işletmeler sahip oldukları kaynakları da daha verimli biçimde kullanabilir bir konuma ulaşacaklardır.

 

Ekoloji Biyolojik Değil  Normatif

1970′li yıllardan bu yana ekoloji, genellikle “biyolojik” nitelikli değil, “normatif nitelikli bir kavram olarak anlaşılmaktadır. Bu bağlamda ekoloji, tıpkı sosyalizm ya da muhafazakârlık gibi “siyasal” bir kategoridir. Ekoloji, insan toplumlarına ilişkin gözlem ve öngörülerden yola çıkan geleneksel siyasal kategorilerden farklı olarak, doğa bilimlerinden yola çıkar. Siyasal niteliğiyle ekoloji, yaygın olarak “ekolojik düşünce” olarak ifade edilmektedir. Ekolojik düşünceye göre ekolojik sorunlar, kesinlikle salt doğayla ilgili bir sorun olmayıp, insanlığın doğayla ilişkisindeki sorunlardır. Dolayısıyla, ekolojik sorunlar, aslında egemen sistemdeki kurumsal sorunlardan oluşmaktadır. Ekolojik düşüncenin, doğa ve toplum öngörülerinde “bütünselci” yaklaşımı nedeniyle modern bilime, akılcılığa ve aydınlanmaya karşı bir duruşu vardır. Simonnet’nin de vurguladığı gibi bilimsel ve teknolojik öğretinin, bireylerin seçenekleri ve yaşama şekli üzerindeki etkileri irdelenerek, çağdaş toplumun gelişmesini belirleyen bilimsel ve teknik gerekircilik (determinizm) köklü biçimde sorgulanır. Böyle bir yaklaşımın sonucu olarak küreselleşme, yoksullaşma, atomlaşma, anonimleşme, kapitalistleşme, banliyöleşme, bürokratikleşme, sanallaşma, homojenleşme, standartlaşma, antidemokratikleşme, apolitikleşme ve gayriinsanileşme ciddi biçimde eleştirilir. Ekolojik düşünce, toplumun doğasıyla ilgili ilişkileri, kurumsal temsil ilişkilerine varıncaya kadar düşüncenin odağına yerleştirmeyi öngörür. Bu çerçevede, toplumdaki farklı iktidar odakları ince, küçük parçalara ayrılmalıdır. “Ekosistemler” olarak köy, mahalle ve kasaba, yaşamın temel işlevlerinin var olabildiği toplumsal yapılanmanın ana unsurları olmalıdır.

Ölçek küçüklüğü, yerel demokrasinin uygulanmasına, çeşitliliğe dayalı canlı bir toplumsal ilişkinin kurulmasına yöneliktir. Bu tür yapılar, ortak eylem ve amaçlan gerçekleştirmenin yanı sıra yeni özgürlükçü ilişkiler kurmak, birbirlerini eğitmek, sorunlarını paylaşmak, cinsiyetçi ve hiyerarşik olmayan eylem ve bağlar geliştirmek için oldukça uygundur. Böyle bir örgütlenme, yerelliği esas alan ekolojik bir bütünlüğe dayanır. Egemen toplumsal örgütlenme biçiminden radikal olarak ayrılan ekolojik toplumsal örgütlenme biçimi, ekolojik düşüncedeki yönetim düşüncesinin dinamiğidir. Bireylerin, hayatın her alanında karar süreçlerine özgürce katıldığı ve maddi hayatın tüm araçlarının komünal mülkiyetle işletildiği, üretildiği ve ihtiyaca göre paylaşıldığı “özyönetim” esastır.

Siyasal Kategori Olarak EKOLOJİ

Ekolojik düşünce, ekolojik sorunların salt bir doğa sorunu olmadığını, aynı zamanda insan ve toplumlar arası ilişkiyle ilgili bir sorun olduğunu öne sürer. Dolayısıyla, sorunun giderilmesi için öncelikle insan ve toplum anlayışında değişiklikler yapmak gerekir. Öte yandan, kaos kuramı da ekolojik düşünceye koşut biçimde mekanik anlayışın indirgemeci, doğrusal ve tek tipliliğe dayalı bir toplum/birey anlayışı olduğuna dikkati çekmektedir.

Yeni bir bilim paradigması olarak kaos, toplumu, doğrusal olmayan ilişkilerden oluşan dinamik sistemler olarak görürken, bireyler arasında işbirliği, karşılıklı etkileşimin birbirlerini ve toplumu etkilediğini varsaymaktadır. Bu bağlamda, bireyler arası farklılıklar ve çeşitlilikler dikkate alınmakta ve bireylerin her süreçte kendilerini gerçekleştirmelerine olanak tanınmaktadır. Yönetim sürecinde bireylerin kendilerini ifade edebilmeleri, karar alımlarına etkin olarak katılmaları ve alınmış kararları etkileyebilmelerini önermek, günümüzün yönetsel krizi düşünüldüğünde, belki de kaosun en önemli tarafını oluşturmaktadır.

Ekolojik düşüncenin önemli bir akımı olan Toplumsal Ekoloji’nin, kaotik yönetim anlayışıyla pek çok konuda koşut olduğu görülmektedir. Toplumsal Ekoloji de tıpkı kaos kuramı gibi klasik bilim eleştirisinden hareketle, egemen sistemin aksaklıklarına dikkati çekmektedir. Toplumu canlı bir sistem olarak görme ve toplumdaki farklılık ve çeşitliliği yaratıcılık ve zenginlik için fırsat olarak görme, toplumsal yaşamın doğrusal/tek yönlü değil, doğrusal olmayan/çok yönlü bir şekilde işlediğini vurgulama, çatışmadan çok işbirliği ve dayanışmayı vurgulama, toplumun, kendi iç dinamikleriyle ve dış dinamiklerle ilişkinin bir ürünü olduğuna işaret etme, bireylerin kendini gerçekleştirmesi, ayrıntılı yasa ve kuralların reddi, karar alımı ile bu kararları uygulama süreçlerinin/aktörlerinin farklı olması, politikanın merkezine bireyi koyma, karar verme süreçlerine doğrudan katılma ve etkin denetleme, liderliğin otorite ve hiyerarşiden ziyade “rehberlik” özelliğini vurgulama, merkeziyetçiliğin ve hiyerarşinin reddi, kendiliğinden örgütlenme, özyönetim ve gücün tabandan tavana doğruyayılışı vd. gibi nitelikler, kaosun ve Toplumsal Ekoloji’nin önemli ortak noktalarını oluşturmaktadır.

Kompleks Habitat İlişkileri Olarak Yönetim

Değişimi etrafımızdaki dünyayı dönüştüren ve bizi uğraşmamız gereken her türden yeni sorunla karşı karşıya getiren bağımsız bir kuvvet olarak görme eğilimindeyiz. Kaos ve kompleksite teorisinin en önemli katkılarından biri değişimin mantığını anlayabilmek için onun doğasına ve kaynağına inmeye çalışmamız gerektiğini vurgulaması olmaktadır. Organizasyonları anlama ve yönetme açısından bu bakış açısı son derece önem taşımaktadır; buna göre eğer dünyamızı şekillendiren değişikliklerin bir iç mantığı varsa, yeni ve daha yüksek düzeyde değişimi anlamak ve yönlendirmek mümkün olabilir. Morgan, G.’nin 1998’de yayımlanan “Yönetim ve Örgüt Teorilerinde Metafor” adlı eserinin (MESS Yayınları) 332. Sayfasında belirttiği gibi “Tek tek olaylara sadece yeni oluşumlarmış gibi tepki vermek yerine, bunları yaratan süreçleri etkileyebiliriz”.

Ticari organizasyonların geleneksel işletmecilik anlayışının varsaydığı gibi mekanik yapılar değil, kendi kendini uyarlayan kompleks sistemler olması nedeniyle yeni kompleksite bilimi, bu yeni ortamda iş hayatının bütün kademelerindeki insanlara yeni bir düşünce tarzı sunmaktadır. Böylece liderlerin başlarında bulundukları organizasyonları iki düzeyde yeni bir yaklaşımla görmeleri mümkün hale gelmektedir:

  1. Bir bütün yani başlı başına münferit canlı bir varlık olarak “Bağlantılı Ekonomi”deki ağın üyesi olan bir organizasyon,
  2. Kendi çalışanlarının ve bunların bir arada çalışmasının dışa vurumu olan bir organizasyon.

Ekonomik ağlar her zaman var olmuştur. Ancak geriye dönüp baktığımızda ağlar içersindeki bağlantılar bakımından coğrafi kapsam bakımından ve değişimin temposu bakımından bir sınırlılık görülür. Bağlantılı ekonomide ise, bütün değişkenler en üst seviyededir. Ayrıca, bu ağlar kapsam ve içlerinde barındırdıkları aktörlerin rollerindeki değişikliklere paralel olarak nitelik bakımından da değişime uğramaktadırlar. Örneğin, kimler piyasa mekanizması içinde yer alacak, kimler rakip veya yandaş ya da her ikisi birden olacaktır? 21. yy.’ın bağlantılı ekonomisinde gelecek geçmişin bir uzantısı olmayacaktır.